Son 10 yılda temel sorunlar değişmedi

Sakarya küçük Millet Meclis’i çalışmasına katılan Eğitim İlke-Sen MYK üyesi Beytullah Önce, AK Parti’nin son on yılıyla ilgili yaptığı değerlendirmede temel sosyal ve iktisadi sorunların değişmediğini belirtti

Sakarya küçük Millet Meclisi’nin Ocak ayı oturumuna katılan Eğitim İlke-Sen MYK üyesi Beytullah Önce, gündem maddesiyle ilgili yaptığı konuşmada AK Parti’nin son on yılını değerlendirdi.

Sakarya milletvekilleri Ali İhsan Yavuz ve Engin Özkoç’un dikkatle dinleyerek notlar aldığı toplantıda konuşan Önce, “Türkiye, son 10 senedir bir dönüşüm yaşıyor, bu gerçek. Fakat bu sürecin AK Parti ile başlamadığı ve bu zaman zarfında dünyanın da aynı kalmadığı başka bir gerçek” dedi.

Darbeler ve krizler sonrasında kurulan AK Parti’nin iktidara geldiğindeki toplumsal beklentilerin bugün hâlâ korunduğuna dikkat çeken Beytullah Önce,  sosyal ve iktisadi adaletin de tesis edilemediğini belirtti.

Aşağıda oturum için hazırlanan ve kısıtlı süre içinde verilmeye çalışılan mesajların tam metni yer almaktadır

SkMM OCAK AYI TOPLANTISI KONUŞMA METNİ

Türkiye, son 10 senedir bir dönüşüm yaşıyor, bu gerçek. Fakat kemalist devletin zamanın ve piyasanın şartlarına göre reforme ve restore edildiği bu sürecin AK Parti ile başlamadığı da bir diğer gerçek. Ve bu konuda atlanmaması gereken başka bir gerçek daha varsa, o da Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecinin, dünyadaki gelişmelerden ve gidişattan bağımsız gerçekleşmemesi. Haliyle bugün AK Parti iktidarı politikaları, dünya sistemindeki birçok sürecin çakıştığı bir bağlamda okunursa anlamlı…

2000’li yıllara geldiğimizde, Türkiye’de siyasal ve ekonomik bir kriz yaşanıyordu, diğer taraftan devlet geniş bir halk kitlesi nezdinde hem kurucu ideolojisiyle hem de yönetim biçimiyle ciddi bir meşruiyet krizindeydi.

12 Eylül darbesi, ardından 90’larda Kürt coğrafyasındaki şiddet politikası, 28 Şubat, faili meçhuller vs. derken sistem çöküşün eşiğindeydi ve aslında bu kriz anı, halk adına iyi bir siyasetle kazanıma dönüşebilecekken, AK Parti sistemi değiştirmek yerine işine geldiği kadarıyla yeniden düzenlemeye talip oldu, izlediği politikalar sonucunda halkın siyasi iradesini, devletin bürokratik egemenliğinin yeniden üretilmesine ciro etti.

10 yıl süresince tartıştığımız konular, aslında sistemin kriz üreten alanlarıyla ilgiliydi ve bugün dahi bu meseleleri konuşuyor olmamız dahi neyin ne kadar değiştiği konusunda fikir verebilir.

Neydi 10 sene önceki toplumsal beklentiler?

• Gerçekten toplumsal bir sözleşme olabilecek yeni bir anayasanın yapılması.

• Kürt halkının eşit hak, özgürlük ve siyasal statüsünün yeniden tanımlanması talebi.

• Başörtülü kadınların şartsız-sınırsız özgürlük talebi.

• Alevilerin cemevlerinin tanınması ve zorunlu din kültürü derslerinin kaldırılması beklentisi.

• Meclis dışı kalan partilerin seçim barajının indirilmesi çağrısı.

• Emekçilerin insanca çalışma şartları ve asgari ücret yerine adil bir ücret isteği…

• Kamu hizmetlerinin taşeronlaşmasına karşı kadro ve sosyal güvence talebi.

• Devleti değil hakkı gözeten adil bir hukuk sistemi.

• Daha özgürlükçü bir eğitim sistemi beklentisi…

• İfade ve örgütlenme konusundaki engellerin kaldırılması.

10 yıl sonra bugün de aynı taleplerin gündemde olması ibret verici değil mi?

Anayasa meselesi, toplumsal sözleşmeden ziyade partiler arası uzlaşı arayışına indirgenmiş durumda. Kürt meselesi şiddet parantezinde konuşuluyor ve uyduda onlarca Kürtçe yayın yapan kanalın olduğu bir zamanda devlet televizyonunda Kürtçe bir kanal, üniversitelerde program, okullarda seçmeli ders olarak adı telaffuz edilmeden Kürtçe öğretimi yapılması 90 yıllık süreç sonunda başarı gibi sunulabiliyor! Buna karşı Roboski’de katledilenlerin hesabı verilmedi -ki sadece bunun vebali tek başına yeter, Ceylan Önkol’u öldüren bombanın ise kaynağı meçhul bırakıldı.

Dünyada en fazla siyasi tutuklu bulunan ülkeyiz, toplu gösterilere karşı polis şiddetinin dozu artıyor, öyle ki Yüksekova’da Cuma namazı kılan kadınların üzerine göz göre göre tazyikli su sıkılabilyor.

10 sene sonunda üniversitelerle sınırlı ve yasal dayanaksız bir başörtüsü serbestliğine karşı MEB yasakçı bir kıyafet yönetmeliği çıkarıyor, Başbakan Erdoğan ise “Bizden bu kadar” diyor!

Bana kapitalist ekonominin büyümesinden, patronların katlanan kâr oranlarının nüfusa eşit bölünmesiyle hesaplanan milli gelirdeki artıştan bahsedebilirsiz ama hayatın gerçekleri, kağıt üzerindeki istatistiklere hiç de uymuyor.

Görüyoruz ki emek sorunu hâlâ çok yakıcı.

Kayıtlı her iki çalışandan biri asgari ücretli ve bu ücret 2013 itibariyle de açlık sınırın altında tutuldu.

Neredeyse tüm hizmet alanları, güvencesizliğe mahkûm edilmiş taşeron işçiler tarafından dolduruldu.

Sadece geçen yıl 867 işçi iş kaza süsü verilmiş iş cinayetlerinde hayatını kaybetti ve bunlardan 15’i, 14 yaşından küçüktü. En fazla ölüm, hükümetin büyümenin motoru olarak gördüğü inşaat sektöründe gerçekleşti.

Enflasyonun geçen yıl yüzde 5 civarında seyrettiği açıklanmışken, temel tüketim malzemelerinde ortalama yüzde 25’lik bir artış yaşandı. Üretim sadece montaja ya da inşaat ekonomisine yaslanırken, tüketim ve faiz odaklı sistemde, kredi kartı takibe uğrayan borçlu sayısı yüzde 90 arttı.

Halkın bankalara toplam borcu 265 milyara ulaştı. Böyle bir vasatta, son 30 yılda intihar vakalarındaki yüzde 85’lik artış, ailelerin parçalanması ve boşanma oranlarındaki tehlikeli yükseliş elbette de anlamsız değil!

Özellikle 12 Eylül referandumdan sonra otoriterliğin arttığı en sık yapılan tespit. Bu Avrupa Konseyi’nin ilerleme raporlarından tutun, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna kadar yansıyan bir durum. Öyle ki, Başbakan Erdoğan, başkanlık sistemiyle kendi otoritesini meşrulaştırabilmek adına 1930’lu, 40’lı yılların tek adamlık, milli şeflik dönemini örnek gösterebiliyor.

Ve iktidarın gücü öyle bir yozlaştırmaya sebep oluyor ki, bir bakan çıkıp da ‘Başbakan isterse camları bile silebileceğini’ söyleyebiliyor. Halkı temsil etmesi gereken bir vekilin bu demeci vermesi, sadece kendisini değil, halkı da küçük düşürmektedir.

Eğitim sistemindeki sorunlar da 10 yıl öncesine göre çözüme daha yakın bir yere gelmiş değildir. Milli eğitimin tek tipçi ideolojisi, öğretim programlarından sosyal etkinliklere kadar mevcudiyetini korumakta. Milli Güvenlik dersinin ve katsayı engelinin kaldırılması ile başörtüsüz bir kıyafet serbestliği sahici bir sivilleşme anlamına gelmiyor.

Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarıldığı ve tüm eğitimin toplum değil devlet iktidarı merkezli yapılandırıldığı bir vasatta, eğitim sisteminin giderek serbest piyasa anlayışına göre dizayn edilmesi, insani değerlerin ancak kâr getirdiği oranda önemsendiği bir anlayışı beslerken, öğrenimin ruhunu ise öldürüyor.

Son dönemde tepeden dayatmacı ve ani uygulamalar, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kamu çalışanlarında ciddi bir huzursuzluk kaynağı oldu. Özellikle bakanın demeçlerindeki ifadeler peki toplarken, sendikaların uyarılarının dikkate alınmaması; her yeni uygulamanın beraberinde yeni sorunlar getirmesiyle sonuçlanıyor.

Otoriter zihniyet giderek bir yönetim biçimine dönüşürken, “en doğrusunu ben bilirim” anlayışı yukarıdan aşağı doğru yayılmaya başlıyor.

Velhasıl, Türkiye’de son 10 yıllık süreçte çok şey değişti ve sanki tüm bu değişimler, her şey aynı kalsın diye yapıldı, yani iktidarını muhafaza edebilme adına bürokratik devlet yeniden üretilirken, yüzlerce yıllık bir gelenekten süzülüp gelen devlet aklı, tüm politikaları kendisini merkeze alarak uygulamaya devam etti.

Dolayısıyla meseleyi sadece AK Parti’li son on yılla sınırlı tutmuyorum ama bu son 10 yılın da sistem sorununun bir parçası olduğuna inanıyorum.

Son 10 yılda temel sorunlar değişmedi” için bir yorum

  • 09 Ocak 2013 tarihinde, saat 23:07
    Permalink

    Allah razı olsun süreci çok güzel bir şekilde özetleyen, altının dolu olduğu anlaşılan güzel bir yazı olmuş ellerinize sağlık

Yorumlar kapatıldı.