Çocukluk ölürken bayram etmek

Çocukluğun kendisi bayram iken, çocuklar için bir bayram kutluyor olmak aslında üzerinde düşünmemiz gereken bir durum.

Acaba diyorum, uzun zamandır çocukları “çocuk” olmaktan çıkardığımız için olabilir mi bu durum?

İcat ettiğimiz diğer ‘özel’ günlerde olduğu gibi, burada da anlamını kaybetmiş, ihtiyacını duyduğumuz bir şeyi arıyor olabilir miyiz?

Çocuklara yılın geride kalan tüm günlerinde yaptıklarımızın üstünü örtüp, “bakın ne çok değer veriyoruz onlara, öyle ki onlar için bayram bile icat etmişiz” filan mı demek istiyoruz?

Çocukluğu kasten öldürürken, aslında böyle bir şey yapmıyormuşuz gibi göstermeye çalışıyor olabilir miyiz?

Bunu bir düşünün.

Bence ise kesin böyle…

Sağ olasın Milli Eğitim!

Aslında çocukluğun yitirilmesinde birçok neden varken, konuyu neden önce buraya getirdim hemen söyleyeyim:

Çocukluğa vurduğumuz ilk ve en onanmaz darbe, küçük yaştan itibaren çocukları zorunlu tuttuğumuz şey milli eğitim olduğu için!

Milli eğitim diye onların ruhunu örseleyip, çocukluklarını hızla tüketerek; insanlıklarında büyük yaralar açtığımız için…

Onları daha küçücük iken yıllarca sürecek bir cezaya tabi tuttuğumuz şey milli eğitim olduğu için!

Evet, öğrenmeyi tat alınacak, insanın varlığına anlam ve zenginlik katacak, değer katacak bir şey olmaktan çıkardığımız için!

Eğitim sisteminde yapılan tüm değişikliklere rağmen, meselenin özüne hâlâ temas etmekten kaçınıp, çocuk merkezli yapıldığı söylenen tüm eğitim-öğretim faaliyetlerinin de aslında çocukları nesneleştirmekten başka bir işe yaramadığı için!

Onları artık 4-5 yaşından itibaren, oyundan koparıp, yüksek avluları dikenli tellerle ya da sivri demirlerle örülü beton binalara hapsedip, askeri nizamda sıralar halinde dizip, antlar okutup, “günaydın, sağol” şeklinde selamlatıp, kutu kutu sınıflara kalabalıklar halinde sokup, saatlerce ama saatlerce kafalarına yığınlar dolusu şeyi onları adeta aptallaştırmak üzere sokmaya çalıştığımız şeyin, milli eğitim diye yaptığımız büyük bir kötülük olduğunu sorgulamazken, bayram etmek ne de anlamsız değil mi?

Başka nedenler de var tabi çocukları çocukluktan çıkarmak için…

Mesela giderek topraksızlaşan, yeşilliklerin dekora dönüştüğü, çiçeklerin doğallığını çoktan kaybedip bulvarlarda peyzaj süslemelerine dönüştüğü şehirler de çocukluğun ruhuna kast etmiş değil mi?

Üst üste yığdığımız katların arasındaki sokakları birbiri sıra dizerken, şehirde gördüğümüz metrekare toprak parçasına fethedilerek ‘beton’ dikilecek muamelesi yaparken, çocuklara ise en fazla birkaç on metrekarelik alanlara plastikten bir oyun parkuru kurmayı ‘onları da düşündüğümüzün’ göstergesiymiş gibi boy boy reklamlarken, aslında her şey koca bir yalandan ibaret değil midir?

Düşünün ki, çocuklara ‘bayram’ diyorsunuz ama bayram edecek alan bırakmamışsınız…

Çocuklara, okul töreni diye ‘bugün bayram, sevinin, oynayın’ diye yalandan şiirler okutup sonra oynayacak yerleri birer birer fethediyor ve nişanesi olarak kat kat beton yığınlarıyla doldurmak riyakârlık değil mi?

Babalarını asgari ücretle saatlerce çalıştırıp, barınıp geçinebilmek ve en önemlisi doyabilmek için herkesi aile boyu çok düşük ücretli işlere mahkûm eden bir düzende ‘çocuk bayramı’ riyakârlığın başka bir boyutu değil mi?

Mesela en son onlarca çocuğu bombalayıp, kurşunlayıp sonra da üzerini örttüğünüz bir düzende ‘çocukluk’ sahiden çok mu değerli?

Söyleyecek çok şey var da burası yetmeyecek.

O yüzden son bir soru:

13 yaşındaki Ahmet Yıldız neden öldü?

BEYTULLAH ÖNCE

Kaynak: Sakarya Yenihaber

 

Çocukluk ölürken bayram etmek” için 4 yorum

  • 22 Mart 2015 tarihinde, saat 21:15
    Permalink

    Helal olsun amca bu ülkenin eğitim sorunun temelindeki nedenlerini çok iyi analiz ediyorsun.

    Selemlarımla…

  • 12 Haziran 2013 tarihinde, saat 13:53
    Permalink

    Sn.Hüseyin Azizefendioğlu sizin Türk dili sevdalıları adlı sitedeki yazınızı da okudum.Keşke Anadilinizle de biraz ilgilenseydiniz.Unutmayalım bütün diller Allahın birer ayetleridirler.saygılar sunarım.

  • 23 Nisan 2013 tarihinde, saat 01:50
    Permalink

    iyi günler,
    Uzakyol Kaptanıyım. 2008’de denizi bırakana kadar 19 senede 75 ülke gezmiştim. iyi derecede ingilizce ve taylandça bilirim; almancam fena değildi ama epey unuttum. Japonca ve yunanca çalıştım. japonca’da böyle hitaplara rastlamadım ama onlar zaten bu kadar yakınlaşmayı seven bir millet değil. ama diğer dillerin tamamında yukarıda mahrem diye bahsettiğiniz tarzda hitaplar var. bu memlekette kimin annesi, babası, akrabası, yakını kuzum, koçum, aslanım, ceylanım diye sevgisini gösterecek şekilde seslenmemiştir ki? almanya’da kimsenin çocuğuna “Schatzi”, “liebe” diye seslendiğini duymamak imkansızdır. böyle hitapların çocuğu kötü yöne etkilediğini öne sürmek, kusura bakmayın ama, en basit tabirle andavallılıktır. Bu olsa olsa aşkı sıradanlaştırır. Haklısınız, türkiye’de eğitim can çekişiyor. Tazecik beyinlerin eğitim yolunu Lokman suresinde, kutlu doğum haftalarında, sözde serbest kıyafette arayanlar kendilerine “eğitimci” dedikçe eğitimin ruhunu teslimi çok çok çok yakındır.

  • 21 Nisan 2013 tarihinde, saat 22:16
    Permalink

    Eğitim can çekişmektedir.
    „Çocukluk ölürken bayram etmek“ başlıklı yazınızı ilgi ve beğeniyle okudum.
    Çocukların beyni ta aile içinde başlanmak üzere yıkanmakta, onların kimlik ve kişilikleri tahriş ve tahrip edilmektedir.
    Son yıllarda nereden kaynaklandığını tesbit edemediğim, adeta virus gibi yaygınlaşan (anneciğim, babacığım, teyzeciğim, halacığım, anneannem, babaannem, aşkım, hayatım) şeklindeki çocuklara hitap tarzları, tahribat boyutları itibariyle beni endişelendirmektedir.
    Bu tür hitaplarla yetişmeye devam eden çocuklar, eğitimde sınır ve kural tanımamakta, sorumluluk duygusunu kabul etmemekte, yetişkinleri ve eğitimcileri ciddiye almamakta, yaşlarına uygun gelişim performensı göstermemekte, kendi görsel ve organik güdü ve dürtüleri doğrultusunda davranışlar göstermektedir.
    Çarşıda, pazarda, günlük hayatta bu tür hitapları her duyduğumda, bir eğitimci olarak irkilmeden duramıyorum. „ Çocuğunuza niçin bu şekilde hitab ediyorsunuz?“ diye sorduğumda aldığım cevap hep aynı, „ Eh nolacak herkes böyle söylüyor“ …
    İşin garip tarafı: inançlısı, inançsızı, tesettürlüsü, tesettürsüzü, moderni, modern olmayanı, alevisi, sünnisi olmak üzere herkeste aynı davranış… Yani Türkiye kökenli toplumda virus gibi bulaşmış bir davranış.
    Kimlik ve kişiliği bozulmuş, HERKES’ leşmiş bir kollektif kişiliksizlik…
    İnançlı olduklarını tahmin ettiğim ebeveynlere : „Peygamberlerin, evliya ve alimlerin çocuklarına hitap şekli böyle değildir. Lokman suresine bakınız. Aşkım, hayatım gibi hitaplar mahrem hitaplardır, bu şekilde çocuklara hitab etmek caiz değildir, dediğimde de aldığım cevap yine aynı, hocanın hanımı da söylüyor.“
    Ben, Almanya’ da eğitim uzmanı ve öğretmen olarak Türk ve yabancı kökenli çocuklarla çalışıyorum. Bu durum sadece Türk kökenli ebeveynlerde mevcuttur. Yaklaşık 35 değişik milliyetlere mensup toplumlarda (müslüman veya gayrımüslim) böyle bir durum sözkonusu değildir. Onların hepsi de Türklerdeki bu durumu hayretle karşılamakta ve benim gibi hiç bir anlam verememektedir.

    Bu konuyu üniversite düzeyindeki kurum ve eğitimcelere iletmenizi istirham ve ümit ediyorum.
    Selam ve yayırlı dileklerimle…

    Hüseyin Azizefendioğlu

Yorumlar kapatıldı.